Milattan önce altıncı yüzyılda, Sisam adasının güneşli bir sabahında, bir adam sıradan bir demirci dükkanının önünden geçiyordu. İçeriden gelen çekiç sesleri, sıradan bir insanın kulağına yalnızca gürültü olarak çarpabilirdi. Ancak bu adam, duyduğu seslerin ardındaki gizli düzeni fark etti. Çekiçlerin örse her vuruşunda çıkan farklı tınılar, rastgele bir kakofoni değil, belirli bir ahenk barındırıyordu.
Efsaneye göre bu adam Pisagor’du ve o sabah duyduğu sesler, insanlık tarihinin en sarsıcı keşiflerinden birinin kapısını araladı: Evrenin dili matematikti ve müzik, bu dilin duyulabilir haliydi.
Pisagor’un çekiçlerin ağırlıkları ile çıkardıkları seslerin perdesi arasındaki matematiksel oranları keşfetmesi, yalnızca akustiğin değil, felsefenin de seyrini değiştirdi. O güne dek tanrıların bir lütfu, ilham perilerinin bir fısıltısı olarak görülen müzik, aniden ölçülebilir ve rasyonel bir zemine oturdu. Eğer bir telin uzunluğunu tam yarıya indirirseniz, aynı sesin bir oktav incesini elde ediyordunuz. Üçte ikisine indirirseniz kusursuz bir beşli, dörtte üçüne indirirseniz kusursuz bir dörtlü aralık duyuluyordu.
Bu basit kesirler, Antik Yunan düşüncesinde bir aydınlanma yarattı. Mademki müzik böylesine kusursuz bir matematiksel düzene dayanıyordu, o halde tüm evren aynı oranlarla inşa edilmiş olmalıydı.
Göklerin Müziği ve Kozmik Düzen
Pisagorcular için müzik bir eğlence aracı ya da estetik bir haz nesnesi değil; kozmolojinin ta kendisiydi. Gezegenlerin yörüngelerinde dönerken, hızlarına ve kütlelerine bağlı olarak uzayda devasa bir frekans yaydıklarına inandılar. "Göklerin Müziği" (Musica Universalis) adını verdikleri bu kavram, evrenin sessiz ve ölü bir boşluk değil, devasa ve kusursuz akort edilmiş bir enstrüman olduğunu öne sürüyordu. Biz faniler bu müziği duyamıyorduk, çünkü doğduğumuz andan itibaren bu kozmik uğultunun içindeydik ve kulaklarımız bu sese sağırlaşmıştı.
Bu düşünce, Antik Çağ’dan çıkıp Orta Çağ Avrupası'na kadar uzanan devasa bir entelektüel miras bıraktı. Antik Yunan’da özgür sanatların temelini oluşturan Quadrivium (dörtlü yol) eğitim sisteminde müzik; aritmetik, geometri ve astronomi ile aynı masada oturuyordu. Altıncı yüzyılda yaşamış Romalı filozof Boethius, bu geleneği Hıristiyan teolojisiyle harmanlayarak müziği üç ana kategoriye ayırdı:
-
Musica Mundana: En yüksek müzik; evrenin matematiksel uyumu.
-
Musica Humana: İnsan bedeninin ve ruhunun uyumu.
-
Musica Instrumentalis: Bugün "müzik" dediğimiz, enstrümanlarla çalınan ve en alt sırada yer alan tür.
Orta Çağ düşüncesine göre bir müzisyenin görevi yeni melodiler uydurmak değil, Tanrı’nın evrene yerleştirdiği o kusursuz matematiksel oranları yeryüzünde aslına en uygun şekilde taklit etmekti.
Kusursuzluğun İçindeki Çatlak: Pisagor Komması
Ancak doğa, insanın kusursuzluk arayışına her zaman boyun eğmez. Müzik ve matematik arasındaki bu rüya gibi evlilik, yüzyıllar sonra çok temel ve sinir bozucu bir pürüzle karşılaştı. Pisagor’un bulduğu o kusursuz oranlar, basit melodilerde ve tek sesli müziklerde harika çalışıyordu. Fakat çok seslilik (polifoni) geliştikçe ve klavyeler genişledikçe bir kriz patlak verdi: Pisagor Komması.
Matematiksel olarak, kusursuz beşli aralıkları (örneğin Do'dan Sol'e) üst üste on iki kez çıktığınızda, başladığınız notanın tam yedi oktav yukarısına ulaşmanız gerekir. Ancak hesaplamayı yaptığınızda, ulaştığınız o son nota, olması gereken oktavdan çok küçük bir miktar daha tiz çıkar. Aradaki bu mikroskobik fazlalık, evrenin kusursuz düzenine inanan felsefeciler için bir kabustu.
Çünkü bu fazlalık yüzünden, bir enstrümanı sadece kusursuz oranları kullanarak akort edemiyordunuz. Eğer eski klavyeli çalgıları bu saf oranlara göre akort ederseniz, bazı tonlarda müzik meleksi bir güzellikte tınlarken, başka tonlara geçtiğinizde ortaya çıkan uyumsuzluk kulakları tırmalıyor, adeta bir kurdun ulumasını andırıyordu. Müzik tarihinde bu katlanılmaz kakofoniye "Kurt Beşlisi" (Wolf Fifth) adı verildi. Evrenin matematiği, insan kulağının ihtiyaçlarıyla çatışıyordu. Sayılar yalan söylemezdi ama kulak acı çekiyordu.
Matematiği Esnetmek: Eşit Tampere Sistem ve Bach
Bu krizin çözümü, saf doğruluktan feragat edip işlevselliği seçmekle, yani "taviz vermekle" bulundu. Müzik teorisyenleri, o sinir bozucu matematiksel fazlalığı (kommayı) alıp, oktavın içindeki on iki yarım sese eşit olarak paylaştırdılar. Böylece hiçbir aralık matematiksel olarak "kusursuz" değildi artık; hepsi çok hafifçe, insan kulağını rahatsız etmeyecek kadar detone edilmişti.
Bu küçük matematiksel hile devasa bir özgürlük getirdi. Artık bir müzisyen, enstrümanını yeniden akort etmeye gerek kalmadan istediği tondan esere başlayabilir, parçanın ortasında özgürce modülasyon yaparak farklı duygusal iklimlere yelken açabilirdi. Bu devrim niteliğindeki çözümün adı Eşit Tampere Sistem (Equal Temperament) idi.
Bu sistemin rüştünü ispatlayan isim ise Johann Sebastian Bach oldu. 1722 yılında yayımladığı ünlü eseri "Das Wohltemperierte Klavier" (İyi Düzenlenmiş Klavye) ile Bach, 24 farklı majör ve minör tonun her birinde yazılmış prelüd ve fügler besteledi. Bach aslında şunu kanıtlamıştı: Matematiksel kusursuzluktan verilen o küçük taviz, beraberinde sonsuz bir ifade özgürlüğü getirmişti.
Pisagor’un o kaskatı, bükülmez matematiksel doğruluğu, sanatın ihtiyaç duyduğu esneklik uğruna kurban edilmişti. Artık müzik, göklerin durağan matematiğinden kopup, insanın değişken duygularının emrine girmişti.
Akortlu Bir Evren mi, Kusurlu Bir Sanat mı?
Bugün dinlediğimiz neredeyse tüm müzikler —pop şarkılarından senfonilere, caz doğaçlamalarından elektronik tınılara kadar— aslında bu "küçük matematiksel hilenin" üzerinde yükselir. Modern kulaklarımız, Pisagor’un o saf ve çiğ oranlarına artık yabancıdır; bizler, hafifçe "detone edilmiş" bir dünyanın uyumuna alışmış durumdayız.
Pisagor’un demirci dükkanında bulduğu o gizemli oranlar, bize evrenin bir dili olduğunu öğretmişti. Ancak yüzyıllar süren bu arayışın sonunda anladık ki; sanat, matematiğin sadece bir kopyası değildir. Sanat, matematiğin bittiği yerde insanın o küçük kusurları kucaklayarak yarattığı yeni bir düzendir. Evrenin devasa saati tıkırdamaya devam ederken, bizler o saatin çarkları arasına gizlenmiş o ufacık "komma" boşluklarında kendi müziğimizi yapmaya devam ediyoruz.