İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasında, Avrupa’nın üzerine çöken o ağır sessizlik anını hayal edin. Düşman yenilmiş, toplama kamplarının kapıları açılmış, tiranlar devrilmiştir. Görünürde insanlık en büyük zaferlerinden birini kazanmış, faşizmin prangalarını kırarak "özgürlüğüne" kavuşmuştur. Ancak yıkık dökük Paris kafelerinde, acı kahve yudumlarının ve yoğun sigara dumanlarının arasında bambaşka bir dehşet filizlenmektedir. Dışarıdaki görünür düşman gitmiştir ama insan şimdi çok daha acımasız, çok daha talepkâr ve kaçılması imkânsız bir diktatörle baş başa kalmıştır: Kendi özgürlüğüyle.
Yüzyıllar boyunca insanlar özgürlüğü bir ödül, ulaşılması gereken nihai bir cennet, zincirlerin kırıldığı o ferahlatıcı an olarak tasavvur ettiler. Oysa 20. yüzyılın ortalarında, aydınlanmanın akılcı vaatlerinin Auschwitz fırınlarında ve Hiroşima’nın mantar bulutlarında kül olmasının ardından, bir grup düşünür bu pembe tabloyu acımasızca yırttı. Onlara göre özgürlük bir hediye değil, altından kalkılması gereken korkunç bir yüktü. İnsanın ne yapacağını, kim olacağını, evrenin bu sağır edici sessizliği içinde kendi anlamını nasıl yaratacağını söyleyen hiçbir tanrı, hiçbir doğa yasası, hiçbir mutlak ahlak kalmamıştı. İşte varoluşçuluk, tam da bu tekinsiz boşluğun ortasında, insanın kendi kendisiyle yüzleştiği o baş döndürücü uçurumun kenarında doğdu.
Uçurumun Kenarındaki Baş Dönmesi
Varoluşçuluğun kökleri Paris kafelerinden çok daha öncesine, 19. yüzyılın puslu Kopenhag sokaklarına ve Rusya’nın karlı bozkırlarına uzanır. Søren Kierkegaard, insanın kendi içindeki o derin kaygıyı (angst) tarif ederken muazzam bir imge kullanır. Yüksek bir uçurumun kenarında durduğunuzu düşünün. Aşağıya baktığınızda hissettiğiniz o mide bulandırıcı korku, sadece düşme ihtimalinden kaynaklanmaz. Asıl dehşet verici olan, kendinizi o boşluğa *atabilme* ihtimalinizdir. Sizi tutan hiçbir fiziksel engel yoktur; atlayıp atlamamak tamamen sizin elinizdedir. Kierkegaard buna "özgürlüğün baş dönmesi" der. İnsan, yapabileceği şeylerin sınırsızlığı karşısında dehşete düşer.
Aynı dönemde Fyodor Dostoyevski, Karamazov Kardeşler’deki efsanevi "Büyük Engizisyoncu" bölümünde insan psikolojisinin en karanlık sırrını ifşa eder. Engizisyoncu, yeryüzüne geri dönen İsa’ya öfkeyle bağırır: "İnsanlara özgürlük verdin ama onlar bu yükü taşıyamazlar! İnsanlar özgürlük değil, ekmek, güvenlik ve kime boyun eğeceklerini bilmek isterler." Dostoyevski, insanın aslında özgürlükten köşe bucak kaçtığını, kendi hayatının sorumluluğunu almaktansa bir otoriteye, bir ideolojiye ya da bir inanca teslim olmayı ne kadar derinden arzuladığını yüzümüze çarpar. Özgürlük, karar vermeyi gerektirir; karar vermek ise hata yapma riskini ve vicdan azabını beraberinde getirir. İnsan, kendi omuzlarındaki bu kozmik ağırlığı devretmek için her çağda yeni efendiler yaratır.
Varoluş Özden Önce Gelir
Bu tarihsel ve psikolojik birikim, 20. yüzyılda Jean-Paul Sartre’ın kaleminde en net felsefi ifadesini buldu: "Varoluş, özden önce gelir." Bu ilk bakışta basit görünen ama sonuçları itibarıyla sarsıcı olan önerme, insanın dünyadaki yerini kökünden değiştirir. Bir masa ya da bir kâğıt bıçağı düşünün. Bu nesneler üretilmeden önce, onları yapacak zanaatkârın zihninde bir "öz" olarak mevcuttur. Ne işe yarayacakları, nasıl bir şekle sahip olacakları önceden bellidir. Yani nesneler için öz, varoluştan önce gelir.
Ancak insan için durum farklıdır. Sartre’a göre insan, bu dünyaya adeta fırlatılmıştır. Önceden belirlenmiş bir amacı, ilahi bir senaryosu, onu tanımlayan değişmez bir insan doğası yoktur. İnsan önce var olur, sahneye çıkar ve ancak ondan sonra kendi eylemleriyle, seçimleriyle kendi özünü yaratır. Bizi biz yapan şey geçmişimiz, genetiğimiz ya da toplum değil, şu an ne yapmayı seçtiğimizdir. Sartre’ın o meşhur ve ürpertici ifadesiyle: "İnsan, özgür olmaya mahkûmdur." Mahkûmdur, çünkü bu dünyaya kendi isteğiyle gelmemiştir; ama bir kez var olduktan sonra yaptığı her şeyden, hatta yapmadığı her şeyden mutlak surette sorumludur.
Bu sorumluluk öylesine ezicidir ki, çoğu insan bu yükün altında ezilmemek için "kötü inanç" (mauvaise foi) adını verdikleri bir kendini aldatma oyununa sığınır. Sartre, Paris’te bir kafede gözlemlediği garson üzerinden bu durumu anlatır. Garson, mesleğinin gerektirdiği hareketleri abartılı bir mekaniklikle yapar; adeta bir insan değil de "garsonluk" makinesi gibi davranır. Kendini sadece bir garson olduğuna, başka bir seçeneği olmadığına inandırmıştır. Oysa her an önlüğünü çıkarıp kafeden çıkıp gitme özgürlüğüne sahiptir. Bizler de modern hayatın içinde sürekli bu kötü inanca düşeriz. "Ne yapayım, patronum istedi", "Bizim ailede böyle görülmüştür", "Ekonomi yüzünden hayallerimden vazgeçtim" gibi bahaneler, aslında o baş döndürücü özgürlük uçurumundan kaçıp, kendimizi nesneleştirdiğimiz güvenli yalanlardır. Varoluşçuluk, mazeretlerin bittiği yerde başlar.
Sanatta Boşluğun Estetiği
Felsefenin kelimelerle inşa ettiği bu bunaltı atmosferi, sanatta çok daha dolaysız ve vurucu bir şekilde kendine yer buldu. Savaş sonrası dönemin sanatçıları, insanın bu yersiz yurtsuzluğunu ve anlam kaybını eserlerine yansıttılar. İsviçreli heykeltıraş Alberto Giacometti’nin o incecik, etleri erimiş, sadece bir iskelet gibi kalmış yürüyen insan figürlerine yakından bakın. O heykeller sadece savaştan çıkmış aç insanları temsil etmez; etraflarındaki o devasa, ezici boşluk tarafından adeta kemirilen, var olmaya çalışan ama evrenin kayıtsızlığı karşısında küçücük kalan modern insanı simgeler. Giacometti’nin insanı, kendi özgürlüğünün ve yalnızlığının ağırlığı altında erimiştir.
Edebiyatta ise Samuel Beckett’in *Godot’yu Beklerken* adlı eseri, varoluşçuluğun sahnedeki en saf halidir. Vladimir ve Estragon, çorak bir arazide, tek bir ağacın altında, kim olduğunu ve neden geleceğini bilmedikleri Godot’yu beklerler. Godot bir tanrı, bir kurtarıcı, bir anlam ya da bir amaç olabilir; ama asla gelmez. İki karakter, beklerken vakit geçirmek için anlamsız oyunlar oynar, konuşur, tartışır. Tıpkı bizim kendi hayatlarımızda, bir gün bir şeyin gelip bize kim olduğumuzu ve ne yapmamız gerektiğini söylemesini beklerken, o boşluğu kariyerle, tüketimle, eğlenceyle doldurmaya çalışmamız gibi. Beckett, bize kendi özümüzü yaratma cesaretini gösteremediğimizde hayatın nasıl absürt bir bekleyişe dönüştüğünü gösterir.
Absürde İsyan ve Sisifos’un Mutluluğu
Tam bu noktada, Sartre’ın yakın dostu ama sonrasında kanlı bıçaklı düşmanı olan Albert Camus sahneye çıkar. Camus kendini bir varoluşçu olarak tanımlamayı reddetse de, aynı karanlık sularda yüzmüştür. O, evrenin anlamsızlığı (absürt) karşısında intihara ya da dine sığınmayı reddeder. *Sisifos Söyleni*’nde, tanrılar tarafından dev bir kayayı dağın zirvesine çıkarmakla cezalandırılan, ancak kaya her defasında aşağı yuvarlandığı için bu eylemi sonsuza dek tekrarlamak zorunda olan Sisifos’u anlatır.
Camus’ye göre insanlık tam olarak Sisifos’tur. Her gün uyanır, işe gider, faturaları öder, o kayayı tepeye çıkarır ve ertesi gün her şey baştan başlar. Evrenin bize vereceği hiçbir anlam yoktur. Peki çözüm nedir? Camus, o muazzam entelektüel isyanıyla cevap verir: Kayanın peşinden aşağı inerken, Sisifos kendi kaderinin efendisidir. Tanrıların ona verdiği cezayı bilinçli bir şekilde kucakladığında, absürdü kabul ettiğinde özgürleşir. Camus, "Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yeter," der ve ekler: "Sisifos’u mutlu olarak hayal etmeliyiz." Özgürlüğün yükü ağırdır evet, ama bu yükü omuzlamaktaki inatçı başkaldırı, insanın sahip olduğu tek gerçek onurdur.
Modern Çağda Özgürlüğün Yeni Yüzleri
Bugün, varoluşçu düşünürlerin Paris kafelerinde bu fikirleri tartıştığı günlerden çok uzaktayız. Görünüşe göre tarihin en özgür döneminde yaşıyoruz. Nerede yaşayacağımızı, ne izleyeceğimizi, kiminle evleneceğimizi, hatta kendi bedenimizi ve cinsiyetimizi nasıl tanımlayacağımızı seçme konusunda eşi görülmemiş bir menüye sahibiz. Ancak modern çağın paradoksu tam da burada yatıyor: Seçenekler arttıkça, özgürlüğün yükü hafiflemedi, aksine daha da ezici hale geldi.
Bugün dijital ekranların karşısında, sonsuz bir akışın içinde paralize olmuş durumdayız. Psikolojide "seçim paradoksu" denilen şey, aslında Kierkegaard’ın bahsettiği o uçurum kenarındaki baş dönmesinin dijital çağdaki versiyonudur. Geleneksel yapılar (din, katı aile bağları, değişmez meslek sınıfları) çöktüğü için, modern insan her sabah kendi kimliğini sıfırdan inşa etmek zorundadır. Bu sürekli "kendini gerçekleştirme" baskısı, günümüzün en büyük anksiyete kaynağıdır. Artık suçu atabileceğimiz tanrılar, krallar ya da katı toplumsal kurallar zayıfladığı için, başarısızlıklarımızın, mutsuzluklarımızın ve tatminsizliklerimizin tek sorumlusu olarak aynadaki yüzle baş başa kalıyoruz. Byung-Chul Han'ın *Yorgunluk Toplumu*nda anlattığı gibi, modern insan kendi kendisinin efendisi olmuştur ama aynı zamanda kendi kendisinin kölesidir de. Dışarıdan gelen bir tahakküm yoktur; insan kendi kendini sömürmekte ve bunu "özgürlük" sanmaktadır.
Sonuç: Yükü Omuzlamak
Varoluşçuluk, bize rahatlatıcı ninniler söyleyen bir felsefe değildir. Aksine, bizi uykumuzdan sarsarak uyandıran, yüzümüze soğuk su çarpan bir düşünce biçimidir. Bize evrenin merkezinde olmadığımızı, kimsenin bizi kurtarmaya gelmeyeceğini ve hayatımızın anlamının sadece kendi ellerimizde olduğunu söyler. Bu, ilk başta korkutucu, hatta felç edicidir.
Ancak bu sert kabuğun altında muazzam bir yaşama sevinci ve umut yatar. Eğer önceden yazılmış bir kader yoksa, eğer bizi tanımlayan değişmez bir öz yoksa, bu demektir ki her an yeniden başlama gücüne sahibiz. Özgürlüğün yükü ağırdır çünkü sahtekârlığa izin vermez; maskeleri düşürür ve mazeretleri elinizden alır. Fakat aynı yük, hayatı gerçekten "yaşanmaya değer" kılan tek şeydir. Kendi anlamını kendi yaratan, hatalarının sorumluluğunu üstlenen ve evrenin kayıtsızlığına rağmen sevmeyi, üretmeyi, isyan etmeyi seçen insan, boyun eğen milyonlardan daha görkemlidir.
Özgürlük, içine uzanıp dinleneceğimiz yumuşak bir hamak değil, üzerinde yürürken dengemizi bulmak zorunda olduğumuz gergin bir iptir. Ve o ipin üzerinde yürürken hissedilen rüzgâr, var olmanın ta kendisidir.