Tarih • 2026

Mora İsyanı ve Türk Katliamı...

Tarih bazen bir anda değişmez. Önce sessizce gerilir, görünmeyen fay hatları birikir, insanlar farkında olmadan bir uçurumun kenarına yürür. Sonra bir gün gelir; o uçurumdan düşüş başlar.

1821 yılı işte böyle bir yıl oldu.

Osmanlı İmparatorluğu o sırada II. Mahmud’un yönetimi altındaydı. İmparatorluk hâlâ genişti, hâlâ güçlü görünüyordu; fakat içten içe çözülüyordu. Merkezî otorite zayıflamıştı. Ayanlar kendi bölgelerinde küçük hükümdarlar gibi davranıyor, Yeniçeriler artık devletin askeri gücünden çok siyasi bir baskı unsuruna dönüşüyordu.

Ama asıl değişim, sınırların dışında doğmuştu. 1789 Fransız İhtilali, Avrupa’nın zihnini altüst etmişti. Milliyetçilik fikri bir kıvılcım gibi yayılıyor, imparatorlukların çok uluslu düzenini tehdit ediyordu. Rusya ise bu ateşi özellikle Balkanlarda körüklüyor, Panislavizm politikası ile Osmanlı tebaası üzerindeki Slav ve Ortodoks toplulukları kışkırtıyordu.

Bu ortamda Mora yarımadasında bir fırtına yükselmeye başladı.

Mora Yarımadası Harita

İNTİKAMIN PSİKOLOJİSİ

Mora’daki Rum nüfus, uzun süredir gizli örgütlenmeler içindeydi. Filiki Eterya gibi cemiyetler, bağımsız bir Yunan devleti kurma hayalini besliyor, Avrupa’daki romantik Helen hayranlığından da destek buluyordu. Fakat bu hareket yalnızca bir bağımsızlık mücadelesi değildi. Aynı zamanda yüzyılların biriktirdiği öfkenin patlamasıydı.İsyanın ilk günlerinde dilden dile dolaşan slogan, bu ruh halini açıkça yansıtıyordu:

“Mora’da tek bir Türk bile kalmamalıdır.”

İngiliz yazar Clair, o günlerin atmosferini şöyle anlatır:

“Rumlar arasındaki öç alma arzusu kısa sürede vahşice bir katletme zevkine dönüşmüştü.”

İsyan yalnızca siyasi değildi; dini bir çağrıya da dönüşmüştü. Ortodoks din adamlarının bazıları, isyanı kutsal bir mücadele gibi sunuyordu. Mora isyanının sembol isimlerinden Papaz Germanos, ayaklanmanın sloganını şu sözlerle ifade etmişti:

“Hristiyanlara huzur! Konsoloslara saygı! Türklere ölüm!”

Bu sözler artık bir savaş çağrısıydı. Hatta savaş çağırısı olmanın da ötesinde açıkça soykırım çağrılarıydı.

 

ÜÇ HAFTADA YOK OLAN NÜFUS

İsyan başladığında Mora’daki Müslüman nüfusun yaklaşık 25 bin kişi olduğu tahmin ediliyordu. Çiftçiler, tüccarlar, memurlar… Yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan aileler. Ama yalnızca birkaç hafta içinde tarih onların izlerinin silindiğine tanıklık etti.

İngiliz tarihçi W. Alison Phillips, Mora’daki ilk günleri şöyle anlatır:

“Sanki görünmez bir işaret verilmiş gibi köylüler her yerde ayaklandı. Ellerine geçirdikleri Türkleri kadın, erkek, çocuk ayırt etmeden öldürdüler.”

Köylerde başlayan şiddet kısa sürede kasabalara yayıldı. Müslüman halkın büyük kısmı kalelere sığındı. Osmanlı askerleri de aynı kalelerde savunma düzeni kurdu. Ancak deniz yolları isyancıların kontrolüne geçmişti. Yardım gelmiyordu. Kalelerin içinde açlık ve susuzluk büyüyordu. Osmanlı açıkça böyle bir isyana ve kuşatmaya hazır değildi. Kıtlık baş göstermeye başlamıştı. Yardımın gelmeyeceği neredeyse kesinleşmişti. Ada'nın pek çok yerinde aynı sahne tekrarlanacak ve sonu hayal kırıklığı olacaktı: 

Teslim olma…

Can güvenliği sözü…

Sonrasında ise katliam.

Mora'da Türk Soykırımı

 

TRİPOLİÇE : BİR ŞEHRİN ÖLÜMÜ

Mora’nın kalbi sayılan Tripoliçe, isyanın en dramatik sahnelerini sergileyecekti.

Şehirdeki Türkler, Rumlarla Arnavut aracılar üzerinden anlaşmaya çalıştı. Para karşılığında Anadolu’ya gönderilmeleri konusunda bir mutabakat sağlandığı söyleniyordu.

Fakat bu anlaşma aslında bir tuzaktı. 7 Ekim 1821 gecesi kale kapıları açıldı. Rum kuvvetleri şehre girdi. Sonrasında yaşananlar, tarih kitaplarında Tripoliçe Katliamı olarak anılacaktı.

Walter Alison Phillips o günleri şu sözlerle anlatır:

“On binden fazla Türk öldürüldü. Esirlere işkence edildi. Şehir günlerce çığlıklarla doldu.”

Tripoliçe yalnızca bir askeri zafer değildi. Aynı zamanda Mora’daki Osmanlı varlığının sembolik sonu oldu. Ada'da yaşayan onbinlerce Müslüman ve Türk yok olmuştu. Phillips’in şu sözleri, o trajediyi daha da çarpıcı kılar:

“1821 baharında Yunanistan’daki Türkler neredeyse fark edilmeden ortadan kayboldular. Bir zamanlar ülkenin dört bir yanında yaşayan büyük bir nüfusun var olduğuna inanmak bile zorlaştı.”

Mora Türk-Yunan İsyanı, Tripoliçe Katliamı

 


 

AVRUPA'NIN MÜDAHALESİ

Mora’daki isyan yalnızca yerel bir ayaklanma değildi. Avrupa kamuoyu, antik Yunan medeniyetine duyduğu romantik hayranlık nedeniyle Rum hareketine büyük bir sempati duyuyordu. İngiltere, Fransa ve Rusya siyasi ve askeri destek vermeye başladı. Avrupa’dan gönüllüler Mora’ya akın etti. 1827’de bu destek doğrudan askeri müdahaleye dönüştü.

Navarin Körfezi’nde Osmanlı-Mısır donanması yakıldı.

Bu olay Osmanlı için yalnızca bir deniz yenilgisi değildi. Aynı zamanda Mora’nın kaybının da başlangıcıydı.

Birkaç yıl sonra, 1830’da Yunanistan bağımsızlığını kazandı.

 


MORA'DAN GERİ ÇEKİLME

Mora İsyanı yalnızca bir bölgenin elden çıkması değildi. Bu olay, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki uzun geri çekilişinin başlangıcıydı.Yüzyıllarca birlikte yaşamış toplumlar bir anda birbirine düşman olmuştu. Milliyetçilik, imparatorlukların çok kültürlü düzenini parçalıyordu. İsyandan önce komşu olan, kötü gün dostu olan insanlar, bir günde düşman kesildiler. Yeri gelince emzirdiği, büyüttüğü, yetiştirdiği çocukları katlettiler. Şeytan Rum halkına büyü yapmış gibiydi. Gözleri kararmıştı, halkın gözü düşmanlıktan başka bir şey görmüyor, kandan başka bir şey istemiyordu. 

Bir zamanlar aynı şehirlerde yaşayan insanlar, birkaç ay içinde birbirinin hatırasını bile silmeye çalışmıştı.

Mora’nın kanlı baharı, işte bu yüzden yalnızca bir isyan değil, bir çağın kapanış sahnesiydi.