Takvimler 27 Ocak 1302'yi gösteriyordu. Floransa'nın dar, taş döşeli sokaklarına dondurucu bir hava hakim, şehir oldukça kasvetli. Şehrin önde gelen siyasetçilerinden, incelikli şiirlerin yazarı ve tutkulu bir Floransa aşığı olan bir adam, gıyabında okunan ölüm fermanını dinliyordu. Hakkındaki suçlama yolsuzluk, zimmete para geçirme ve devlete ihanetti. Mahkeme kararı kesindi: Eğer Floransa sınırları içine bir daha adım atarsa, diri diri yakılacaktı. Bu adam, Dante Alighieri'ydi. Arkasında bir daha asla göremeyeceği eşini, çocuklarını ve çocukluğundan beri saplantılı bir ilahi aşkla sevdiği, genç yaşta ölen Beatrice'in anısını bırakarak şehri terk ettiğinde, aslında yalnızca sürgüne gitmiyordu. Yüzlerce yıl boyunca tüm Batı kültürünün ahiret anlatısını şekillendirecek olan karanlık, dipsiz ve dehşet verici bir karanlığa doğru ilk adımını atıyordu. Sürgünün ruhunda açtığı yara, onun zihninde basit bir siyasi mağlubiyet olarak kalmayacak; papaları, kralları, soyluları ve sokaktaki sıradan günahkârları kendi elleriyle yargılayacağı, mimarisi kusursuz bir yeraltı dünyasının -cehenneminin- temellerini atacaktı.
14. yüzyılın başlarının İtalya'sı, devasa bir zenginliğin ve akıl almaz bir eşitsizliğin el ele gezdiği bir coğrafyaydı. On dördüncü yüzyılın başlarında Floransa, Avrupa'nın tartışmasız finans başkentiydi. Yün ticaretinin kalbi burada atıyor, Avrupa pazarlarının standart para birimi olan altın florin burada basılıyor, devasa bankacılık aileleri kralların ordularını finanse ediyordu. Ancak bu göz kamaştırıcı ekonomik refah, sokakları kan gölüne çeviren bitmek bilmez çatışmalarla gölgeleniyordu. Papalık makamı ile Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu arasındaki yüzyıllardır süren egemenlik mücadelesi, İtalyan şehir devletlerini Guelfolar (Papa taraftarları) ve Ghibellinler (İmparator taraftarları) olarak ölümcül iki kampa bölmüştü. Floransa'da durum bununla da kalmamış, gücü ele geçiren Guelfolar kendi içlerinde "Beyazlar" ve "Siyahlar" olarak ikiye ayrılarak yeni bir kan davası başlatmıştı. Dante, Papalığın dünyevi hırslarına ve siyasi müdahalelerine karşı çıkan Beyaz Guelfolardandı. Onun sürgününe neden olan Siyahlar, Papa VIII. Bonifatius'un kirli entrikaları ve Fransız birliklerinin desteğiyle şehri ele geçirdiğinde, Rönesans'ın o ilk kıvılcımlarının atıldığı entelektüel ortam da ağır bir yara aldı. Dönemin insanı; veba salgınlarının gölgesi, kilisenin çürümüş kurumları ve sürekli değişen siyasi ittifakların yarattığı derin bir güvensizlik ikliminde yaşıyordu. Orta Çağ'ın dogmatik ve katı skolastik düşüncesi yavaş yavaş çatırdıyor, yerini insanın kendi aklını ve kaderini sorguladığı, antik çağın unutulmuş metinlerinin manastır kütüphanelerinden yeniden gün yüzüne çıkarıldığı yepyeni bir çağa bırakıyordu. İşte Dante'nin Cehennem'i (Inferno), bu iki çağın tam ortasında, eski dünyanın korkularıyla yeni dünyanın akılcılığının şiddetle çarpıştığı o ince çizgide doğdu.
Dante, Kuzey İtalya'nın çeşitli şehirlerinde, bir başkasının ekmeğini yemenin ne kadar tuzlu, bir başkasının merdivenini çıkmanın ne kadar zor olduğunu tecrübe ederek sürgün hayatı yaşarken, en büyük eseri İlahi Komedya'yı kaleme almaya başladı. Metin, aslında yazarın kendi kişisel orta yaş krizini, siyasi tükenmişliğini ve varoluşsal çöküşünü ve anlam arayışını bir adalet tiyatrosuna çevirmesinden ibaret idi. Hikâye, karanlık bir ormanda hayat yolunu kaybetmiş bir adamın çaresizliğiyle başlar. O orman; sadece dini anlamda günahın değil, aynı zamanda Floransa'sız yaşamanın verdiği hiçliğin, dönemin yozlaşmış siyasetinin ve insanın içsel kayboluşunun bizzat kendisidir. Bu karanlıkta karşısına çıkan rehber, bir Hristiyan azizi, bir melek ya da bir din adamı değil; pagan (Roma'nın hristiyanlıktan önceki dini, Sezar da pagandı.) Roma'nın en büyük şairi Vergilius'tur. Sadece bu tercih bile, Orta Çağ zihniyeti içinde tek başına büyük bir entelektüel devrimdir. İnsan aklını, bilgeliği ve klasik antik çağı temsil eden Vergilius ile birlikte yerin altına doğru, o büyük huniye inmeye başladığında, okuyucu sadece dini-teolojik bir metnin değil, aynı zamanda nefes kesen bir gerilim anlatısının içine çekilir. Cehennemin kapısında yazan o meşhur:
"İçeri girenler, dışarıda bırakın her umudu" sözü,
ahiret için olduğu kadar, o dönemin acımasız İtalyan siyaseti ve kanlı güç savaşları için de söylenmiş gibidir.
Dante ve Vergilius, Dünya'nın merkezine doğru daralarak inen dokuz katlı cehennem çukurlarında ilerledikçe, şair inanılmaz bir sahneleme yeteneğiyle okuyucuyu olayların tam ortasına fırlatıverir. Dante'nin cehennemi, ondan önceki ilkel vizyonlarda olduğu gibi sıradan bir ateş çukuru değildir. O, cehennemi adeta bir mimar gibi tasarlamış, bir kanun koyucu gibi bürokratik bir düzene sokmuştur. Kaynayan kan nehirlerinde çırpınan zorbalar, yanan kumlarda bitmek bilmez bir yürüyüşe mahkûm edilenler, kendi kesik başlarını ellerinde bir fener gibi taşıyan kışkırtıcılar ve dışkı nehirlerinde boğulan dalkavuklar... Her bir günahkâr, Dante'nin zihnindeki kusursuz ahlaki mimarinin bir parçası olarak, dünyada işlediği suçun doğasına uygun bir ceza çeker. Edebiyat ve kültür tarihinde buna "contrapasso" (misilleme) denir. Ceza, keyfi bir Tanrı öfkesi değil, eylemin dünyevi doğasının ahiretteki şiirsel ve mantıksal bir yansımasıdır. Örneğin, hayattayken ihtiraslarının ve bedensel arzularının rüzgârında savrulan şehvet düşkünleri, cehennemin ikinci katında da sonsuz ve vahşi bir kasırganın içinde durmaksızın birbirlerine çarparak savrulurlar. Hayattayken sahte kehanetlerde bulunup geleceği görmeye çalışan büyücüler ve falcılar, kafaları bedenlerine ters monte edilmiş halde, gözyaşları sırtlarından akarak sonsuza dek geriye doğru yürümek zorundadırlar. Dante, rövanşist duygularla günahkârlardan öç alıyordur.
Bu devasa yapıtın düşünce tarihi, sanat ve din algısı üzerindeki etkisi devasa boyuttadır. Dante'den önce Orta Çağ insanının cehennem tahayyülü oldukça dağınık ve bulanıktı. Kiliselerin duvarlarındaki fresklerde resmedilen, zebanilerin günahkârları kazanlarda kaynattığı kaotik bir acı ortamı vardı. Dante bu kaosu aldı ve ona Aristo'nun Etik anlayışı ve Thomas Aquinas'ın felsefesine dayanan katı bir rasyonel ahlak sistemi yerleştirdi. Dante, günahları basitçe dinsel kuralların ihlali olarak görmedi; onları insanın akli ve ahlaki potansiyeline, yani insan olmanın kendisine ihaneti olarak değerlendirdi. Hiyerarşisi oldukça ilginç ve dönem dini anlatılarında alışılmışın dışında idi: Bedensel zaaflardan kaynaklanan şehvet ve oburluk gibi günahlar cehennemin en üst ve görece en hafif katmanlarındadır. Çünkü bunlar insan doğasının zayıflığından kaynaklanır. Ancak aşağıya, derinlere inildikçe fiziksel şiddet başlar. Ve en dibe, aklın ve zekânın bilerek kötülük için kullanıldığı, güvenin ve insani bağların kasten yok edildiği sahtekârlık ve ihanet katmanlarına ulaşılır. Bu hiyerarşik yapı, Batı düşüncesinde suç ve ceza kavramlarının rasyonelleşmesinin, ahlak felsefesinin edebi bir şahesere dönüşmesinin ilk büyük adımıdır. Ayrıca Dante'nin bu eseri, o dönemin akademik ve teolojik dili olan Latince yerine, sokaktaki insanın konuştuğu halk diliyle, yani Toskana lehçesiyle yazması, kilisenin bilgi ve inanç üzerindeki tekelini parçalamıştır. Bu cesur dil devrimi, modern İtalyancanın temellerini atmakla kalmamış, edebiyatın seçkin zümrelerin saraylarından çıkıp sokağa karışmasını sağlamıştır. Amacı şüphesiz herkese hitap etmek, yakarışlarını geniş kitlelere duyurmaktır.
İlahi Komedya'nın sayfaları arasında gezinirken okuyucuyu derinden sarsan, tarihi ve dini klişeleri yıkan sayısız detay vardır. Çoğu insan, cehennemin merkezinin alev alev yanan, kavurucu bir ateş çukuru olduğunu düşünür. Oysa Dante'nin mimarisinde cehennemin en dibi, yani Dünyanın merkezi sayılan Dokuzuncu Kat, dondurucu bir soğukluğa sahip olan ve devasa bir buzuldan ibaret olan Cocytus (Kokitos) gölüdür. En büyük günahkârlar, yani ihanet edenler burada, işledikleri ihanetin derecesine göre gözlerine kadar buzların içine hapsolmuştur. Şeytan (Lucifer) da bu buzun tam ortasında, devasa kanatlarını çırparak ortamı daha da donduran, üç yüzlü devasa bir canavar olarak tasvir edilir. Neden ateş değil de buz? Çünkü Dante'ye göre ihanet, aklın ve ruhun mutlak anlamda donmasıdır. İhanet edilen yerde insan sıcaklığı, sevgi, şefkat ve güven tamamen yok olur. Ruh buz keser. Dante'nin bu dâhice felsefi kurgusu, kötülüğün ateşli bir eylem değil, empatinin ve insanlığın donuklaşması olduğu yönündeki modern psikolojik çıkarımlara yüzyıllar öncesinden yakılan bir ışıktır.
Şaşırtıcı bir başka detay, Dante'nin metnindeki o muazzam entelektüel cürettir. Şair, kilisenin mutlak gücünün olduğu, engizisyon korkusunun insanları titrettiği bir çağda, sırf siyasi hasmı olduğu için, o sırada henüz hayatta olan ya da yeni ölmüş papaları bile cehenneme yerleştirmekten çekinmemiştir. Kilise makamlarını ve kutsal değerleri parayla satan din adamlarını( bkz: para ile cennetten arsa satmak), kayalara açılmış deliklere baş aşağı gömülü ve ayak tabanları alev alev yanar şekilde tasvir eder. Bir sürgünün, kâğıt üzerinde papaları yargılayıp onlara en aşağılayıcı cezaları vermesi, tarihin gördüğü en görkemli ve en zarif edebi intikamlardan biridir. Öte yandan, antik dünyanın erdemli paganlarını, yani Hristiyanlıktan önce yaşadıkları için vaftiz edilmemiş olan Homeros, Sokrates, Platon, Aristoteles, Julius Caesar gibi isimleri ceza görmedikleri, ancak Tanrı'nın nurundan mahrum kaldıkları Araf'ın hemen girişindeki Limbo'da tutması dikkat çekicidir. Bu, Dante'nin antik çağa duyduğu saygının ve yaklaşmakta olan Rönesans hümanizmine ne kadar yakın durduğunun açık bir tezahürüdür.
Bugün modern dünyaya, popüler kültüre, edebiyata ve sanat tarihine baktığımızda, Floransalı sürgün bir şairin inşa ettiği bu devasa yapının silinmez izlerini her yerde görürüz. Botticelli'nin detaylı cehennem haritasından Michelangelo'nun Sistina Şapeli'ndeki "Kıyamet Günü" freskine, Auguste Rodin'in "Düşünen Adam" heykeline (ki bu heykel aslında Cehennem Kapıları'nın tepesinde oturan ve aşağıda kıvranan günahkârları izleyen Dante'nin ta kendisidir) kadar sayısız deha, onun satırlarındaki görsel gücün büyüsüne kapılmıştır. Sinemada, video oyunlarında, modern distopyalarda karşılaştığımız o sistemli, cezalandırıcı ve bürokratik yeraltı dünyası tasvirlerinin pek çoğu Hristiyanlık öncesi metinlerden veya İncil'den değil, Dante'nin siyasi öfkesi ve edebi dehasından doğmuştur. Dante'nin eserini kutsal-teolojik bir eser zannedenlerin sayısı da hiç az olmasa gerek. T.S. Eliot'ın "Dante ve Shakespeare dünyayı aralarında paylaşırlar; üçüncü bir isim yoktur" demesi tam da bu yüzdendir.
Cehennemin o huni şeklindeki dipsiz kuyusunun aslında yerin altında değil, insanın kendi kafatasının ve göğüs kafesinin tam içinde yer aldığını anlamak için Dante'yi salt bir teolog olarak değil, muazzam bir insan sarrafı olarak okumak gerekir. O, ölümden sonrasının haritasını çizdiğini iddia ederken, aslında o güne kadar yazılmış en acımasız, en dürüst ve en derinlikli "insan" anatomisini masaya yatırmıştır. İhanetin dondurucu soğuğundan şehvetin fırtınalarına, oburluğun çamurundan öfkenin kanlı nehirlerine kadar her katman, hepimizin içinde taşıdığı karanlık potansiyellerin, zaafların ve yıkıcı arzuların bir aynasıdır. Yüzlerce yıl önce, vatanından koparılmış, yoksulluk ve hayal kırıklığı içinde öfkeyle dolan bir adamın mürekkebinden dökülen bu karanlık evren, bugün hâlâ bütün gerçekliğiyle karşımızda duruyor. Çünkü Dante'nin o dehasıyla yüzyıllar öncesinden sezdiği gibi; cehennem, öldükten sonra gitmekten korktuğumuz uzak ve ateşli bir çukur değil, kendi ahlaki çöküşümüzle bizzat inşa ettiğimiz, başkalarına yaşattığımız ve içinde yaşamaya mahkûm olduğumuz bu dünyanın ta kendisidir. Yazımızı Cehennemin tüm katmanlarını aşağıda listeleyerek noktalıyoruz.
En Üstten En Alta Cehennem:(hafif cezalardan-ağır cezalara)
1- Limbus (Araf da denebilir)
2- Şehvet
3- Oburluk
4- Açgözlülük (Cimrilik)
5- Öfke
6- İnkâr
7- Şiddet
8- Sahtekârlık ve Yalancılık
9- Hainlik
10. katman ise bizzat Şeytan'ın kendisidir.